Bektaşi fıkraları |
Kusur görmeyiz
"Sizin hırkalarınızın yenleri neden bu kadar geniş olur?"
Onu Tanrı sorar
Sözde, Bektaşiyi topluluk içinde küçük düşüreceklerdi. Oldukça zengin birisi:
Fani dünyaya dönmezler
Mevlevi, Bektaşi ve Softa yemekten Oğlura ikram edilen bir tepsi baklava için rüyaya yatarlar.
Bir gün fazla
Adama sormuşlar:
Pamuk gibi karınızın..
Paşanın biri, tanıdığı bir Bektaşi ile konuşurken sorar :
Peşin Namaz
Bektaşi ile bir hoca birlikte yola çıkmışlar, bir süre Oğlura hoca :
Oruç gitti ama...
Oruç tutan Bektaşinin biri pek fena susamis. Vakit geçirmek için kırda gezerken bakmış gürül gürül akan bir çeşme... Adeta kendinden geçmiş bir halde ağzını dayayıp lıkır lıkır içmeye başlamış. Bu sırada oradan geçen biri görüp:
Sizden mi, bizden mi
Ömer ve Bektaşi yolun kenarında oturup muhabbet ederler, derken, önlerinden bir köpek geçer.
Ömer sorar:
- Bu köpek bizden midir, yoksa sizden mi?
- Önüne bir tavşan at, yerse sizden, yemezse bizden.
Avcı Sultan Mehmet bir gün adamlarıyla beraber akşama kadar bir keklik bile vuramaz. Bunun sebebini de, sabahleyin gördüğü bir dervişin uğursuzluğuna bağlar.
Saraydan çıkarken, şu şu tipte, sivri külahlı, sırtı kambur birinin önünden geçtiğini ve hemen bu adamı bulmaları emrini verir. Tarife göre Bektaşi babalarından ayyaş Hamza Babayı yaka paça huzura getirirler.
Şişiyi attım
Hoca, camide içkinin kötülüğünden bahsediyormuş. Cemaat arasında bulunan Bektaşinin fena halde canı sıkılmış. Gitmek üzere kalkayım derken, koynundaki şarap şişesi kayıp yere düşmüş. Baba hiç istifini bozmadan şöyle konuşmus :
Bektaşi ile Hacı efendi ramazanda içki içerken yakalanırlar. Kadı, yaptıklarının cezasının ne olduğunu bilip bilmediklerini sorar bunlara.
Hacı Efendi af diler,
-Şeytana uyduk Kadı efendi, der ama, idam cezasından kurtulamaz.
Bektaşiye sıra gelir.
- Ben gayri-müslümün Kadı efendi, bana oruç farz değil ki, der Bektaşi ve idamdan kurtulur, serbest bırakılır.
Bektaşi Kadıya sorar:
-Kadı efendi, ben de şaadet getirsem ve müslüman olsam arkadaşımı da bağışlar mısın?
Kadı efendi, gavuru müslüman yapmanın büyük sevap olduğunu düşünür ve Hacıyı da affeder.
Kadının huzurundan ayrıldıktan Oğlura Hacı şaşırararak Bekaşiye sorar;
-Sen ne biçim adamsın be, bir dinli oluyorsun, bir dinsiz. Sende iman yok mu bire münafık, diye azarlar.
Bektaşi:
- Gavur oldum kendimi, müslüman oldum seni kurtardım. Peki sen ne işe yaradın?
Öküz
Bana da yuh Gel zaman git zaman, Baba erenlerin de günü gelir, hakkın rahmetine kavuşur. Bu kez de bizim erenlerin musallada duası edilir ve salı mezarlığa doğru yol almaya başlar. O sırada erenlerin salını gören komşu esnaflar, ''o, bizim sevdiklerimizin arkasından yuh çekerdi'', gelin biz de bunun arkasından ''yuh'' çekelim, derler ve başlarlar hep bir ağızdan ''YUHH'' çekmeye. Kendine çekilen yuhları içeriden duyan Baba erenler tabutu açıp kafayı uzatır ve yuh çeken topluluğa bakar, ''eğer ben de onlar gibi gidiyorsam bana da yuh'', der.
Bu kez de Tanrıyı gör... Koyu sofu bir adamcağızla Bektaşi, bir başka kente gitmek üzere bir kervana katıldılar. Sofu, ikindi üzeri namaz kılacağını söyledi. Bektaşi : ''Geç kalırsan kervanı kaçırırsın , sünneti bırak da yalnız farzı kılıver'', diye ögüt verdi. Bektaşi'nin sözüne uydu adam. O gece bir yerde konakladılar. Ertesi sabah sofu, Bektasi'ye sitem etti. ''Dün bana sünneti kıldırmadın, gece rüyamda Peygamber Efendimizi gördüm''. Bektaşi adamın sözünü ağzına tıkadı: ''Daha ne istiyorsun! Farzı da bırak, rüyanda bu kez Tanrı'yı göresin''
Orucu tutmayacağım Mahalle kahvesinde konuşuluyormuş:- Gökte Ay görülmeyince, ramazan başlamaz; oruç için Ay'ı görmek şarttır... Bu sözler Bektaşi'nin kafasına girmiş, Ay'ı görmemek için geceleri göğe değil yere bakıyormuş, evde de perdeleri kapatmış... Ama, bir gece yere bakarak yürürken, bir su birikintisinin içinde Ay'ın aksini görmesin mi!.. - Ulan, demiş, çok kurnazsın, yapacağını yaptın, ama, ne yaparsan yap, şu orucu tutmayacağım... Namazı yeseydin ya
Tanrıdan istek Bektaşi, dua etmiş:
Allah şimdi ne yapıyor Yolda yürüyen bir Bektaşinin önüne bir atli çıkar:
Karışmak haddimize mi? Sultan Abdülmecid bir gün Boğaziçi'nde büyük bir bağın tam ortasındaki köşkünde oturan bir Bektaşi babasını ziyarete gitmis.
Allahın kelamı Bir mecliste Kuranı Kerim'den söz açılmıştı .Kuran'ın eşsizliğinden ve olağanüstü bir eser olduğundan bahsedilirken, odanın bir köşesinde kendi halinde çubuğunu içmekte olan bir Bektaşi söze karışarak :
Buyurun cenaze namazına...
İçkinin şiddetle yasaklanmış olduğu bir zamanda, gizli meyhanelerden birinde demlenen Bektaşi, salına salına giderken, birdenbire tanıdık bir çehre ile karşılaşmış. Hemen samimi bir tavırla elini o çehre sahibinin omzuna koyarak, sormaya başlamış: - İmanım! Seni iyice gözüm ısırıyor. Acaba nerede gördüm? Fener deki Çardaklı meyhanede mi? - Hayır. - Öyleyse, Tavukpazarındaki Küplüde. - Hayır. - Eh, o halde mutlaka Uzunodalarda. - Hayır. - Allah, Allah... bari söyle de meraktan kurtulayım. - Her halde sen beni selamlık ettiğim zaman görmüş olacaksın. Bektaşi, karşısındaki adamın Padişah olduğunu anlamış. Artık söyleyecek söz bulamamış. Hemen oraya sırt üstü yatarak: - Ey ahali... ben kalıbı değiştiriyorum. Buyurun cenaze namazına. Diye bağırmış.
Yanlışlıkla ağzına girmiş...
Sofulardan bir zevzek, Bektaşi ile güya alay etmek için ona her rastlayışında rüyalar uydurur söyler ve bu rüyaların konularını da , mutlaka Bektaşi babalarını küçültecek uydurma vakalara ayırırmış. Bir sabah Bektaşi işine giderken bu zevzek herif yine kendisini karşılamış: - Aman dostum, bu gece öyle bir rüya gördüm ki bayılacaksın. Diye söze başlamış ve rüyasında, bir Bektaşi babasının kendisinin ağzına tükürdüğünü anlatmış. Bektaşi, rüyayı büyük bir dikkatle dinlemiş. - Hakikaten, rüya çok mühim... Her halde bizim baba senin suratına tükürecekmiş. Fakat bu tükürük, yanlışlıkla ağzına girmiş
Doğru Söz!
Bektaşi içiyordu. Kendisine: - Sarhoş olmaktan korkmuyor musun, dediler. O: - Hayır, benim sarhoşluğumdan kimseye bir zararım dokunmaz ki. Siz asıl içmeden sarhoş olanlardan çekinin. - Kim onlar? - Bunlar bir takım Oğluradan görmelerdir ki, ellerine dünya malı geçtiği için ne oldum delisi olurlar.
Allah affeder. Fakat....
Bir gün Bektaşiye sormuşlar: - Baba erenler, niçin oruç tutmazsınız? - Vallahi tutmak isterim ama halim mecalim yok. - İftara çağırsalar gider misin? - Aaa... doğrusu ne yapar eder giderim. - Canım, bu nasıl olur? Allah’ ın emrini dinlemiyorsun da kulların davetine icabet ediyorsun. - Bunda şaşılacak ne var? Bilirsiniz ki Cenabı Hak merhametlilerin merhametlisidir. Bir eşref saatine gelirse kulların günahını derhal affedebilir. Fakat insanlar böyle midir ya? Onlar, en küçük bir sebepten güceniverirler. Bunun için davetlere derhal icabet etmek gerekir.
Ne kadar değişmişsin!
Bektaşi bir gün eski dostlarından birine rastlamış. Evvelce, pek kılık kıyafet düşkünü olan bu dostunu şimdi pek mükellef bir kılıkta görünce garipsemişse de, bir şey sormaya lüzum görmemiş. Yalnız, onunla konuşu konuşa evine gitmek için: - Azizim! Burada ne bekliyorsunuz? Buyurun, beraber gidelim. Hiç olmazsa eski günlerden konuşuruz, demiş. Fakat adam bu teklifi kabul etmemiş: - Beni affetseniz. Burada beklemeye mecburum. Diyerek cevap vermiş. Bektaşi nasılsa bir meraka kapılmış. Sormaya başlamış: - Birini mi bekliyorsun, azizim? - Evet. Eşeğimi getireceklerdi. - Eşeği ne yapacaksın? - Vallahi dostum, şimdi üç adım bile yaya gidemiyorum. - Yaaa! Demek ki sen, eşek olmayınca üç adım bile gidemiyorsun, ha? Vah, vah, vah. Meğer ne kadar değişmişsin
Ben çaktım, O çaktı!
Bektaşinin birine sormuşlar: - Erenler, dün gece ne iş gördün. Bektaşi: - Hava açıktı. Tepsiyi alıp bahçeye çıktım, derken gökyüzü bulutlandı. Ben çaktım, şimşek çaktı, ben çaktım. Oğlura ben sızmışım. O ne yaptı bilmem!...
|